www.sarkpostasi.com

BAMTELİNE DOKUNAN İRAN GEZİSİNDEN NOTLAR 2

0

Yakup Aslan

Bağ evinde açık havada kahvaltı yapmak güzel bir şey ama, benim derdim insanların dünya ile ilgili düşündükleri. Toplumu bir kangren gibi imhaya sürükleyen politikaların neticesi olarak süren kargaşanın, haksızlığın nasıl bir erdemli çıkışla önünün kesilmesi gerektiği yolundaki düşünceleri önemli. Siyah çayın bile zararlarından kaçınmaya çalışan berrak bir zihinden, ıslah ve ihya etmenin mümkün olmadığı ve böyle bir yöntemin acıyı geçici olarak azaltan bir narkoz, pansuman mesabesinde olacağı.. Dolayısıyla köklü bir değişimin olması gerektiği, toplumun ezici çoğunluğunun bunu talep ettiği, rejimin diğer ülkelerde olduğu gibi dini argümanlarla insanları soyduğu vurgusu var. İmamzadelerin çoğunun bu amaçla kurulup, kollandığı söyleniyor. “Paraya ihtiyaçları olduğunda alakasız bir yerde imamzade türbesi kurmuşlar ve halk da saf bir şekilde çocuğuna yedirmediği parayı getirip o imamzade türbesine atıyor. Geçenlerde halktan topladıkları altından bir gemisi yaptılar, Mehdi’ye hazırlık diye, halkın altınlarını toplayıp yapmışlar. Halkın kazançlarının beşte birini alıyorlar, kendi keyiflerine harcıyorlar. Ümitleri, Mehdi’nin gelişine havale ediyorlar. Yolsuzluk ve haksızlıkları da Mehdi’nin gelişine hazırlık bahanesinin arkasına gizliyorlar ve süreç içerisinde bunlar normaldir” diyorlar. Ne dayanılmaz can alıcı kelimeler…

Ne can yakıcı bir gerçek… Hiçbir dayanağı olmayan, zaafa uğratılmışların ABD gibi global bir katilden medet umması ve İran konusunda söylediği her sözün, demecin dikkatle izlenmesi kimin ayıbı acaba? Eğitimli bir grubun gidişata dair sıkıntıları seviyeli.. “Gerekçe ne olursa olsun İran halkları bunu hak etmiyor!” diyerek düşüncelerini, eleştirilerini, serzenişlerini dillendiriyorlar. İfadeleri devletin ulusal politikalarıyla palazlanan, halklar arasındaki kini, öfkeyi, tekçiliği yaygınlaştıran şeytani tuzakların farkında olmayan cahil insanların ruh halini yansıtmıyor.

Azerilerin, egemenlerin mesajlarıyla şekil alan alt tabakasında Kürtlere yönelik tarif edemedikleri garip bir düşmanlık var. Şah döneminde rejim Türkleri kendisine tehlike olarak görüyordu ve “Eşek Türkler” psikolojik ırkçı baskısıyla metropollerde Azeriler anında kendilerini ele veren şiveleriyle Fars olduklarını söylüyorlardı. Şimdi bu politika Kürtlere yönelik yapılıyor. Kürtler kendilerini muhalif ve karşıt olarak konumlandırırken, Azeriler devletçi duruşlarıyla Kürtleri ezmeye çalışıyorlar ancak, Kürtlerden bekledikleri teslimiyet çok da yerine getirilmiyor.

Etnik bir bağnazlık, ırkçı politikalardan etkilenme bu mecliste yok. Hafız’dan, Mevlana’dan irfanî şiirler okumayı da ihmal etmiyorlar. Dini kurallar içerisinde yetiştikleri belli oluyor, var olanın aksine mezhebi fanatiklikten uzaklar. İnsani değerleri önceleyen, haklının hakkını teslim eden bir anlayış elbette değerlidir. Misal olarak Tabatabai’nin humus almayı kabul etmediğini ve kendi gayretiyle geçimini sürdürdüğünü, kitaplarını bile bireysel çabasıyla bastırdığını söylerken, ince bir şekilde bamteline de dokunuyorlardı.

Anladığım kadarıyla bizi buraya bırakan şoför, onları yeterince tanımıyor. Öyle olsaydı bizi tamamen toplumdan izole etme gibi bir misyonu yerine getirirken böyle bir hataya düşmezdi. Belki de başka bir çare düşünememiş. Komplo teorilerinden çok, tecrübe gösteriyor ki gölgelerinden korkanlar huylarından vazgeçmezler ve bundan dolayı da özgürlüklerin olabildiğince kısıtlanması için her yola başvururlar. Anlamsız bir mahcubiyet içerisindeyiz, şoföre “buraya kadar, Allah razı olsun. Çok zahmetimizi çektin, hele bırak insana dokunalım.” Diyemiyoruz. Kendine göre bizi götüreceği bir sürü yerin programını yapmış. Hiç olmazsa bizi götüreceği bu yerlerde toplumun içerisine karışabileceğimizi hesaplıyoruz. Oyalanma adına ne varsa yapıyor.. Sonra itiraz etmeyi öğreniyoruz… Bu kadar gelmişiz hiç olmazsa Mahabat’ı görelim diyoruz. Israrla. “Sizi daha güzel yerlere götüreceğim” demesine rağmen ısrarımıza teslim oluyor. Gideceğiz ama nasıl! Zamanı öldürmede üzerine yok…

Yola çıkıyoruz.. Urmiye’nin bağlarının arasından süzülüp gidiyoruz. Bağlardan sonra büyük düğün sarayları sıralanıyor. Bembeyaz görünen Urmiye gölü var yanımızda. Göl değil tuz kaynağı. Şah döneminde üzerine çok şeyler söylenen göl.. Şah döneminde SAVAK’in işkenceden sonra muhalifleri helikopterlerle bu göle attıkları söyleniyordu. Tuzu çok yoğun olan bir göl. Hemen yakından görüp, birkaç fotoğraf çekmek istediğimizi söylüyoruz. “Tamam” diyor, “sizi öyle bir yere götüreceğim ki, hayatınız boyunca o güzellikleri unutmayacaksınız” diyerek yola devam ediyor. Mahabad, Batı Azerbeycan Eyaleti’nin bir şehri olarak geçiyor. Şah döneminden kalma Azerbeycan ve Kürdistan eyaletlerinde yeni yönetim böyle düzenlemelere gidilmiş. Mahabat’a az bir mesafe var, gölü yakından görmek hayal olunca, durup bir çay içmek istiyoruz. Ağaçların altına kurulmuş divanlardan birine kuruluyoruz. Birkaç çay içtikten sonra lavaboya gidiyorum. Büyük bir bölümü oluşturan kesimin kapısı kapalı ve kapıya da bir yazı asılmış “Kherab/bozuk” diye. Kadınlar kısmında iki tuvalet var dolu ve iki kişi de sırada bekliyor. Geri dönüyorum. Biraz daha çay içiyorum ve tekrar gittiğimde bana büyük kesimi açıyor. Neden bozuk olduğunu yazdığını soruyorum. Azerice bana, “Kürtler geliyorlar, para vermeden gidiyorlar. Onun için kapattım!” diyor. Mesele anlaşıldı.

Mahabat’ın girişinde İran-Irak savaşında hayatını kaybetmiş bir Kürt pilotunun heykeli ve büyük bir savaş uçağı maketi var. Şoför anlatıyor. Mahabatlıların savaşta nasıl kahramanlıklar gösterdiğini. Devletin propaganda aracıymış gibi konuya buradan giriyor. “Devlet ayrımcılık yapmıyor. Sağda gördüğünüz büyük petrokimya fabrikasında yaklaşık 500 Kürt çalışıyor. Kürtler ile Farslar ve Türkler arasında hiçbir fark yok. Herkese eşit mesafede, eşit hizmet götürüyor.” Şimdi devletin en yetkilisi olsa en ağır eleştirileri yapmamız anlam ifade ederdi, çünkü ne dediğimizi anlardı. Ancak ona itiraz etmiyorum. Dinliyorum..

Mahabat’ta bir arkadaşla görüşeceğiz o telefonla adres alıp bizi buluşma yerine götürüyor. Mehabat’tan da görüştüğümüz insanlardan da çok hoşnut değil. En azından Azerice konuşmuyoruz, bu bile onun burnunun düşmesine ve soğukluğunu bütün açıklığıyla ortaya koymasına sebep oluyor.

Buluştuktan sonra, tek katlı bir dairenin kafe yapıldığı ve arka tarafında dört bir tarafı kapalı olan ortası havuzlu büyük bir bağa giriyoruz. Bir divana oturuyoruz. Soğuk bir şeyler içerken Qadî Muhammed’in mezarını görmek istediğimizi söyleyince şoförümüzde boğucu bir ruh hali hemen belirginleşiyor. Önce sinsice tehditle başladı.. “Geçen hafta bir Türkiyeli burada tutuklandı!” dedi. “Neden?” “Kürtlerle konuşup, rejimi eleştirmiş…”

 

Umursamadığımızı görünce söylenmeye başlıyor. Kendi başının belaya girebileceğini söylüyor. “Tamam, sen şehirde kalırsın biz gider geliriz. Biz de senin sıkıntı yaşamanı istemeyiz…” diyorum. Bana, “senin zarar görmeni istemem. Her taraf güvenlik kamerası dolu. Senin gözaltına alınman beni üzer!” diyor. Güya kendince kurnazlık yapacak.. Sabrın bütün sınırlarını çiğnedi. Dayanamadım… “Bak arkadaşım bu halk mazlum olduğu zamanlar, bütün gücümüzle destek verdik, savunduk, bedel ödedik. Ama bu asla sistemin siyasetini desteklediğimiz anlamına gelmez. İlk gün bizi kabirlere, türbelere, imamzadelere, şehitliğe götürdün itiraz etmedik. Qadî Muhammed bir önder. Sadece merak ediyoruz. Kabir meraklısı değiliz. Dahası Qadî Muhammed bu rejimin karşı olduğu Şah tarafından idam edilmiş bir kişilik. Bizim bu rejimle bir sıkıntımız yok. Bu İran’da yaşayanların sorunu… Baştan söyledik çarşıda bir kafede oturun, biz dönünceye kadar…” dedim. Artık sustu, ama söylenmesini kesmedi. Arkamızda söylenen bir adamla sokakları dolaşıyoruz. Üç mezarın olduğu avluya geldiğimizde o biraz uzakta bir duvarın üzerinde oturup bizi gözetlemeye başladı.

 

Qazî Muhammed’in mezarının başında bir anda geçmişe gidiyoruz. Yaşadıkları ve daha sonra vasiyetnamesinde işaret ettikleri bir filim şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiyor. İran’da tekçiliğin, ulusçuluğun politikalarının ne kadar nefes kesici olduğunu anlatıyorlar Mahabat’lılar. Soru sormadan, belirgin bir tepki vermeden dinliyoruz. Aslında her şeyi dinliyoruz. Adeta zihnimize kaydoluyor. Yukarıda bizi bekleyen şoförü bekletmemek için gönüllü olarak oradaki hizmete bakan kadınla sohbetimizi kısa tutuyoruz. Onunla buluşup arabanın park edildiği yere döndüğümüzde yol boyunca daha önce konuştuklarını tekrarlıyor. Aldırış etmiyorum. Bu arada gelen bir telefon dolayısıyla akşamüzeri bir toplantısının olduğunu söyleyerek, şehirdeki bazı tarihi yerleri gezmemizi engelliyor. Gelen telefonun içeriğini biliyorum. Bağ evinde Farsça konuştuğu biri ondan arazisiyle ilgili o bölgenin imamıyla görüşmesini ve ne kadar masraf gerekiyorsa ödemeye hazır olduğunu söylediğini duymuştum. Görüşüp görüşmediği soruluyordu.

Mahabatlılar, kentin çok fazla tarihi bir yapısının olmadığını söylüyorlar. En fazla 300 yıllık bir geçmişi varmış. Şehir daha önce başka yerdeymiş. Savaş dolayısıyla yıkılınca bugünkü yere kurulmuş. Biz yine de görülecek yerleri soruyoruz. Qadî Muhammed’in evini kamusal kurum hizmetine vermişler, uzaktan bakıyoruz. En eski camilerinden birine giriyoruz. Avluda büyük bir havuz, çevresi ağaçlarla kaplı kadim bir alan.. Orada oturan Mahabatlıların dikkatinden kaçmıyor hemen bizimle diyaloga giriyorlar ve ‘Kürt olduğumuz halde neden Türkçe konuştuğumuzu’ sorguluyorlar. Ulus devletler Kürtlerin kendi dillerini unutmalarını ve çocuklarının Kürtçe konuşmaması politikalarını uyguladıklarını, Kürtlerin de buna gönüllü teslim olduklarını söylüyorlar.

 

Hakim rejimin sürekli olarak demografik yapıyı değiştirme gayreti içerisinde olmasına rağmen, İran’da Kürtler, Azeriler ve Beluçlar gibi uluslar kendi geleneklerini, dillerini, kıyafetlerini terk etmemek için büyük bir direnç gösteriyorlar. Kurumsal alanda veya eğitimde resmi dil olmasa da evde, yolda çocuklarıyla kendi dillerinde konuşuyorlar.

Toplantı bahanesiyle toplum arasına karışmamız, pazarda dolaşmamız engellenince kaçınılmaz olarak geri dönüyoruz. İstemese de yine bir çay mollası veriyoruz. Urmiye’ye yaklaşınca, o gecemizi de rehin almak için planlar yapıyor.

Bir anda toplantısı, acelesi buharlaşıyor. Gece bizi mesire yerlerine, canlı müziklere götürecek. Biz de Azeri ve Kürtçe dengbêjlerle görüşmeyi talep ediyoruz. “Tamam” diyor. Yakın arkadaşları olduğunu ve gerekirse evlerine de gidebileceğimizi, dut bahçelerinde dut yemeye de bizi götüreceğini ekliyor. Son dengbêjler konusunda çalışma yapma gibi bir düşüncemiz var. Hangi dilde söylediği önemli değil. Sadece dengbêj olması yeterli. Memed Uzun’un, dengbêjliği: ‘Dengbêj, sese nefes ve yaşam verendir. Dengbêj, sesi kelam, kelamı kılam, türkü haline getirendir. Dengbêj, söyleyendir, anlatandır. Tıpkı yazılı edebiyatın ilk dengbêji Homeros gibi. Yani dengbêj; söyleyen, sözü nakşeden belleği canlı, diri tutan, hatta bellek olan.’ Şeklinde tarif etmesi bize ışık tutuyor. Bunca yalanın, oyalamanın, kurnazlığın, Urmiye Gölü tecrübesi üzerine en azından bunu gerçekleştirebileceğine inanıyor gibi yapıyoruz. Ben inanmıyorum. Bizi oyaladığını ve toplumdan uzak tutmaya çalıştığını tahmin ediyorum… Büyük bir park var duvarların üzerine de büyük perde çekilmiş. Biz sormadan anlatıyor. Kadınlara has bir park. Sadece kadınlar girebiliyormuş. Parkın içerisinde istediği şekilde giyinip, oturabiliyorlarmış. Yakından görme isteğimiz de yarına kalıyor.

Yarının planını anında yapıyor. Bizi Urmiye’den 3 saat uzakta bir mesire alanına götürmeyi planlamış. Büyük bir mağara, şelale ve kilisenin olduğu bir yer. Gizli planı ne bilmiyoruz. Zira, biz Mahabat dediğimiz zaman “tamam sizi orada bir yer altı mağarasına götüreceğim. Orada büyük bir nehir var kayığa bineceğiz!” demişti ama Mahabat’a ulaştıktan sonra, hiç ondan bahsetmeden, hızlı bir şekilde geri dönmemiz için bir sürü yalan uydurmuştu. Şimdi yarınki piknik için kanat ve kırmızı et alma gayesiyle market market dolaşıyor ama almıyoruz. Bizi o kadar sokak sokak dolaştırıyor ki, artık isyan ediyoruz ve bir an önce otele gidip dinlenmek istediğimizi söylüyoruz. Derenin iki tarafına 30 km uzunluğunda park yapıldığını ve insanların akşamları oralara gelip, piknik yaptığını kaçıncı kez anlattı bilmiyorum. O gittikten sonra büyük bir çaydanlık çayı önümüze koyup, içerken başımıza nasıl bir bela geldiğini konuşuyoruz. Artık ne pahasına olursa olsun bu beladan kurtulmamız gerekiyor.

Yarın kesinlikle onun programına uymayacağız ve pazarı gezecek, insanlara dokunmayı deneyeceğiz. Kilambêjler konusunda kendimiz bir araştırma yapacağız. Kesin karardan sonra gidip uyuyoruz…
(Devam Edecek)