www.sarkpostasi.com

Ahmed Arif’in Gömleği, Orhan Veli’nin Paltosu ..   

0
2.5 yıla yaklaşan yurtdışı ve gurbet hayatında en çok “Neyi özlüyorsun?” sorusuyla karşılaşıyorum. Tabi insan en çok ailesini özler. Sevdikleri ile geçirdiği güzel anıları, bayramları, düğünleri…
Ben de en çok ailemi özlüyorum.  Van’da sabah Kahvaltıcılar Sokağı’nda kahvaltı yapmayı, Dolayı Usta’da çay içmeyi, Peynirciler Çarşısı’nda otlu peynir seçmeyi, Küçük Yıldız Fırını’nda Van Çöreği almayı, Birkoç’ta kavurma, Şeref Şahin’de fırın ağzı, Doğu Kebap Evi ve Kebapçı Halil’de kebap yemeyi, Firavin’de doğaba çorbası içmeyi, İskele’de günbatımı, Van Kalesi’nde hem Van’ı hem günbatımını, Kız Kalesi’nde Van ve günbatımıyla birlikte Edremit’in betona direnen bahçelerini izlemeyi, Akdamar’da badem çiçeklerinin açmasıyla 4 mevsimi bir arada görmeyi, her an gözünüzün önünde olan Süphan’ı, Artos’u, Erek’i, Deliçay’da uçan balıkların dansını kim özlemez..?
Bunların yanı sıra en çok İstanbul ve Ankara yolculuklarını özlüyorum. İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde zamana meydan okuyan taş binaların içinde yer alan ve kitabevlerini, cadde de her dilden şarkıların söylendiği anları özlüyorum.  Ankara’da Atatürk Bulvarı’nda bulunan küçük ve şirin Yapı Kredi Yayınları Kitabevi ve ona oldukça yakın olan Selanik Caddesi’ndeki yine küçük ve şirin İş Bankası Kültür Yayınları Kitabevi, Karanfil Sokak’la özdeşleşen büyük Dost Kitabevi’nde kitapları karıştırmayı özlüyorum.
Evet, Yapı Kredi de, İş de bunlar birer banka adı. Türkiye kapitalizminin sembol markaları ama yayınlarına diyecek yok. Dünya Klasiklerini iyi çevirileriyle okumak istiyorsanız, İş Bankası Kültür Yayınları; Sabahattin Ali, Cemal Süreya, Orhan Veli Kanık, Sait Faik Abasıyanık gibi yazarların kitaplarını okumak istiyorsanız , Yapı Kredi Yayınları’nı öneririm. Bu 2 bankanın Türkiye kültür ve yayın hayatına katkılarını hep takdir ederim.  Hele hele İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan “Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar” Kitabını alıp, okumadıysanız eğer, çok şey kaybetmişsiniz demektir.  İroniktir aslında; bu yazarlara ait kitapların, banka yayınlarına ait kitabevi raflarında en güzel yeri almaları. Zira bankalar zenginliği sembolize ederken, kitapları rafların en görünür yerinde okura el sallayan yazarlar, öyle hiç zengin bir hayat yaşamamışlardır. Kültürel zenginlik, renkli kişilik diyorsanız o ayrı. Ama parasal açıdan çok ciddi sıkıntılar yaşamışlar.
Bunu Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e, Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a, Sabahattin Ali’nin eşi Aliye’ye yazdığı mektuplarda görebilirsiniz. Bu şair ve yazarlar neredeyse kılı kırk yaran bir yaşam sürmüşlerdi
Şuanda elimde az da olsa özlemimi gideren Şeyhmus Diken’in Ahmed Arif’i anlatan “Halkın Abisi Olmak” adlı İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabını okuyorum Kitapta Arif’in Cemal Süreya’nın kız kardeşine olan aşkı da anlatılıyor. Bu hadiseyi birkaç kaynaktan daha okumuştum. Ama Diken’in anlatımı bir başka güzel. İşte kitapta yer alan o bölüm:   “Bir de ilk sevda var tabii… Cemal Süreya anlatır: Ahmed Arif’le Cemal Süreya her akşam aynı meyhanede birlikte şiir konuşur, muhabbet eder ve içerlermiş. Bir iki gün üst üste Ahmed Arif meyhaneye gelmeyince, Cemal Süreya meraklanır ve garsona sorar, o da gelmediğini söyler. Sonra çıkar, arar ve bir başka meyhanede bulur Ahmed Arif’i, sorar ve neden gelmediğine dair merakını dile getirir. ‘Sorma’ der Ahmed Arif, ‘Ben sana çok ayıp ettim’ ‘Nedir mesele?’ diye ısrar edince, ‘Senin kız kardeşine aşık oldum’ der Cemal Süreya’ya. Cemal Süreya ‘Ne var bunda olabilir’ der ve Ahmed Arif’i ikna ederek kız kardeşi ile bir buluşma ayarlar. Kız kardeşine de ‘Evlen kız, ülkenin en iyi şairi’ der. Kız kardeşi de kabul eder. Ankara’da Zafer Çarşısı’ndaki kahvede bir buluşma ayarlanır. Buluşma günü Ahmed Arif randevuya gitmez. Cemal Süreya’nın kız kardeşi çok kızar. Söyler abisine. Cemal Süreya gider ve meyhanede bulur Ahmed Arif’i: ‘Neden gitmeden, kızı orda öylece beklettin?’ diye sorar. ‘Sorma Cemal, gömleğim kirliydi, başka gömlek de yoktu. Kızın karşısına öyle kirli gömlekle çıkmak olmazdı’ diye cevap verir.”  “
Tüylerim diken diken olur, 33 Kurşun Şiiri’nin Şairi Ahmed Arif’in bu düşüncesi, bu nezaketi ve bu delikanlılığını okuduğumda. Demek büyük şair olabilmek için sadece şiir yazmanız yetmiyormuş. Yazdıklarınızı yaşamanız da gerekirmiş.
Ahmed Arif’in gömleği, beni, Orhan Veli Kanık’ın paltosuna götürdü. Hani ortaokul yıllarında hepimizin ezbere bildiği “Cep delik, cepken delik, Kol delik, mintan delik, Yen delik, kaftan delik, Kevgir misin be kardeşlik!” Şiirinin şairi Orhan Veli. Bu şair ve arkadaşları Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1 Ocak 1949’da “Yaprak” adlı bir dergi çıkarırlar. Yük, derginin sahibi olan Veli’nin sırtındadır. Dergi zor koşullarda yayın hayatını sürdürür. Orhan Veli, 15 günde bir çıkan derginin yaşama tutunması için önce paltosunu ardından Abidin Dino’nun kendisine hediye ettiği resimleri satar. 28 sayı çıkan derginin ömrü 5.5 ay olur.
Bugün kitapları yüz binler satan, şiirleri milyonlar tarafından paylaşılan Ahmed Arif, Orhan Veli ve Sabahattin Ali en verimli çağlarında maalesef maddi anlamda çok sıkıntı yaşarlar. Bunları bilmek için bu üç ismin sevdiklerine yazdıkları mektupları okuyabilirsiniz. İşte Orhan Veli’nin, 2 Ekim 1947’de İstanbul’dan, Ankara’da yaşayan Nahit Hanım’a gönderdiği mektubun satırları: “İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafetle Ankara’ya gelebilir miyim? (…) Bilhassa bazı kimselere karşı bu sefaletimi göstermek istemiyorum.” Bu satırlar bir yana Orhan Veli, bazen mektubuna yapıştıracağı pul parasını bile bulamaz.
Palto deyince Eski Şairler Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Haşim’i anmamak haksızlık olur. Ersoy’un Ankara sokaklarında kışları paltosu olmadığı için ceketle gezmek zorunda kaldığı , zaman zaman eş dosttan ödünç palto aldığı bilinen bir gerçek. Hatta Ankara’da bir kış günü paltosunu ödünç istediği arkadaşı Baytar Şefik Bey, “İstiklal Marşı’ndan kazandığın para ödülünü keşke reddetmeseydin de kendine palto alsaydın” der. Akif, bu söz üzerine uzun süre Şefik Bey’le selamı sabahı keser.
Şair Ahmet Haşim’in paltosunun başına gelenler ise fıkra gibidir. Şuan Habertürk’te yazan Murat Bardakçı, bundan tam 15 yıl önce Hürriyet’te yazdığı “Eski meşhurların paltoları nasıldı?” Başlıklı yazısında Haşim ve paltosunun başına gelenleri bakın nasıl anlatır:  “Haşim, tek bir paltoya sahiptir, zaten kıt-kanaat geçiniyor ve soğuk havalardaki tek sığınağı olan paltosuna gözü gibi bakmaktadır. Arkadaşları, bekarlıktan perişan düşen şairi rahata ermesi için evlendirmeye karar verir, varlıklı bir ailenin kızını seçer ve şairi güç-bela kızın ailesine akşam yemeğine gitmeye ikna ederler. Gece hoş, yemekler daha hoştur, üstelik müstakbel kayınvalidenin yaptığı zeytinyağlı dolma nefistir. Haşim defalarca ‘Ellerinize sağlık!’ der, dolmadan birkaç tabak yer, vakit ilerleyince müsaade isteyip kalkar ve paltosunu giyip soğuk gecenin karanlığına dalar. Bir ara üşüyünce elini cebine sokar ,  ama avucunda vıcık-vıcık bir şeyler hisseder: Cebinde bir paket vardır. Hassas şair, paketi çekinerek çıkartınca dehşet içinde kalır: Müstakbel kayınvalide, bir alay zeytinyağlı dolmayı kağıda sarıp müstakbel damadın cebine yerleştirmiştir! Palto yağ içinde kalmış, Haşim evlenme kararından bir anda vazgeçmiş ama daha da önemlisi, o kışı paltosuz geçirmeye mahkûm olmuştur”
Şimdiler de ise, bir çok aydın , yazar çizer ya yoksul ya da faşizmin tetikçiliğini yapanlar tarafından yoksullaştırıldılar, Ahmet Arif’in 33 Kurşun’una konu olan katliama benzer onlarca katliam yaşandı. Bir şaire, yazara, ressama konu olacak bunca trajedi yeni Ahmet Arif’ler,Orhan Veli’ler yaratabilecek mi ? Bekleyip hep beraber göreceğiz ..