www.sarkpostasi.com

Talan / Robin Duman

0

31 Mart 2019’da düzenlenen yerel seçimlerin ardından tartışmalar devam ediyor.

HDP’li belediyelerin, Eylül 2016’da kayyum atamalarıyla başlayan süreçte birer birer gasp edilmesiyle birlikte, 31 Mart seçimleri Kürtler açısından daha farklı bir anlam kazanmıştı. Öz yönetim direnişlerinin siyasi taleplerinin kendi kaderini tayin hakkına dayanmış olmasını kabul etmeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ağır silahlarla donatılmış silahlı güçlerini Kürt şehirlerine yöneltmiş, halk ise buna direnerek yanıt vermişti. Şırnak, Nusaybin, Sur ve Cizre’yi yıkan, Cizre bodrumlarında sivilleri diri diri yakan kolluk güçlerinin yarattığı şiddet dalgasıyla yetinmeyen devlet, sonrasında kayyum atamalarıyla da halk iradesiyle seçilmiş belediye başkanlarını tutsak almıştı. Üstelik AKP’nin bunu yaparken dayandığı en somut argüman ise “milli irade” idi. Milli irade, Kürtlere gelince güçlü bir silah halini almıştı.

Kayyum atamalarıyla başa gelen devlet görevlileri, bir yandan tam bir işgal hukuku işletip Kürtleri canından bezdirirken diğer yandan başta makam odaları olmak üzere bulundukları konumun kendilerine sağladığı her türlü maddi imkanı sömürmeye girişmişlerdi. Hatta bu yolsuzluk öyle göze batmış olacak ki 2017 yılında tam dokuz kayyum yaptıkları yolsuzluklar neticesinde soruşturmayla görevlerinden alınmışlardı. Ancak hesaplaşmak için bu yeterli değildi, Kürtler kayyumları koltuklarından seçimle indirmekte kararlıydılar. HDP, 24 Haziran Genel Seçimlerinde hedefini yerel seçimler olarak belirliyor, HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli “1 saatliğine de olsa” kayyumların Ankara’ya gönderileceğini söylüyor ve “Kayyumları Kürdistan’dan temizleyeceklerinin” sözünü veriyordu. Nihayetinde hesap günü gelip çattığında HDP, kayyumla kaybettiği belediyelerin tamamını geri alamasa da önemli bir kısmını tekrar kazanıyor ve kayyumların yolsuzluklarını ortaya dökmenin fırsatını yakalıyordu. HDP’li başkanlar görevlerine başlar başlamaz hesap defterlerini açarak halkı bilgilendirme yoluna gittiler. Pek çok yerde aynı zamanda Cumhur İttifakı’nın belediye başkan adayları olan kayyumlar, HDP’li eş başkanlar henüz mazbatalarını almadan talana giriştiler. Ortaya çıkan manzara korkunçtu. Bismil’de belediye binası Emniyet Müdürlüğü’ne devredildi, Emniyet’ten bina karşılığında alınan yapı içinse hızlıca yıkım emri çıkartıldı ve yıkma başlandı. Bismil Belediyesi hizmetlerini çadırdan yürütme kararı aldı. Kayyum atanmadan önce Türkiye’nin en zengin üçüncü belediyesi olan Diyarbakır’ın Kayapınar Belediyesi’nde de benzer bir tablo hakimdi, belediye binası TÜRGEV’e kiralanmıştı. Cizre’de de benzer bir durum hakimdi. Kısacası her yerde tam bir talan yaşanıyordu, kayyumlar zimmetlerine geçirdikleri paraları “hizmet bedeli” hatta “çerez ücreti” kalemleri altında göstermekten gocunmuyorlardı. Geldiğimiz noktada borç sıralamasında Van Büyükşehir Belediyesi 1 milyar 108 milyon TL borçla birinci, 680 milyon TL borçla 80 bin nüfusa sahip Yüksekova Belediyesi ikinci, 620 milyon TL borçla ise Mardin Büyükşehir Belediyesi üçüncüydü.

Kuzey Kürdistan’ın en büyük belediyesi ve aynı zamanda merkezi Diyarbakır’ın 320 milyon TL borcu bulunmaktaydı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Adnan Selçuk Mızraklı, kayyumun makam odasına girdiği anda şaşkınlığını gizleyemiyordu. Padişah’ın beylerbeyi makam koltuğunu adeta altından işlemiş, sadece makam odasının banyosuna 750 bin TL harcamıştı. Banyoda dikkati çeken detay ise Cumali Atilla’nın halkın rızkına göz dikerek yaptırdığı abdest lavabosuydu.

Talan kültürü, Türk Siyasal Aklı’nın 19-20. yy’dagayrımüslim mallarına çökmesi sebebiyle bir devlet geleneğiydi. Bunun İslam geleneğiyle birlikte savaş ganimeti halini alışı ve kusursuz bir şekilde bu geleneğe dayandırılışına tarih kitaplarında sıkça rastlanmaktadır. Ancak günümüz itibariyle meydanlarda din kardeşi olarak adledilen Kürt kardeşlerinin malına dahi göz dikmekten kendini alamayan bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Bu talan kültürünün bir devlet geleneğinin de dışına çıkarak şahsi servete dönüştürülmesinin örneklerini ayakkabı kutuları şeklinde görmüştük. Siyasetin yaşamı düzenlediğini kabul ediyorsak eğer, siyasetteki ahlâki çöküntünün ulaştığı boyutun artık şahsileşmesiyle doruk yaptığını da anlayabiliriz. Mala çökme, o malla şahsi bir servet oluşturma düşüncesinin devlet nezdinde bu kadar yaygınlaşmış olması, bunun toplumsallaşmasının da kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.