www.sarkpostasi.com

DEVLETSİZLİK AĞRISI

0

Berxê nêr ji bona kêr
Li Dêrsim’ê şêr şêr e
Çi jin e ha çi mêr e
….
Şivan Perwer’in bir şarkısından aldığım bu sözlerde Kürtlerin tarihlerinde görmüş oldukları zulmü esaslı anlatan bir atasözüne gönderme var. Berxê nêr ji bona kêr e: Erkek kuzu, kesilmek içindir. Yani Kürt erkekleri en nihayetinde sömürgecilerinin kurbanı olacaklardır, tarih bunu binlerce kez en dehşet verici şekliyle göstermiştir Kürtlere.

Dengbêjler de bu dehşet verici olayları anlatırken kahir ekseriyetle “şerek a li me çêbu” diye başlarlar. Darağaçlarında, süngü uçlarında, asit
kuyularında, uzak yol kenarlarında biten erkek kuzuların öyküleri Kürt hafızasında o kadar fazla ki, toplasanız onlarca HOLOKOST çıkar.

 

 

Peki ya Kürt kadınları? Onca katliamlardan onların payına ne düştü? Ağrı direnişçileri ile yıllarca dağlarda, mağaralarda kalıp direnişçilere annelik yapan ve adına ağıtlar yakılan Hedê, eşi Elişêr’in her an yanıbaşında, onunla beraber mücadele eden ve bir ihanetle başı kesilen Zarife, pêşmergenin ilk kadın şehidi Leyla Qasim, Zilanlar, Bêritanlar… Paylarına az şey mi
düştü?

Geçen gün Berlin’de bir anma etkinliği vardı. Türk MİT’inin organizasyonuyla katledilen üç Kürt kadın siyasetçi Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in anısına “Sê Jinên Azad” sloganıyla
düzenlenen etkinlikte şiirler okundu, ağıtlar yakıldı. Katılımcıların tamamı Kürt sürgünleriydi. Sanatçılar, siyasetçiler, gazeteciler ve halktan yoğun katılım vardı. Sakine Cansız’ın anne ve babası ön sıraya oturmuş, geçen zamanın omuzlarına bindirdiği onca ızdırabın ağırlığı ve direngenliklerinin eşsiz tevekkülü içinde programı izlerken ben de gayrı ihtiyari zaman zaman onları izliyordum.

Sakine Cansız günümüz Ortadoğu kadınının, Kürt kadınının direngen sembolü olma özelliğini yaşam pratiğiyle ziyadesiyle sergilemiş bir figürdür şüphesiz. Diyarbekir zindanında 12 Eylül faşizmine direnmiş, yıllarını zindanda geçirmiş, tahliye olur olmaz mücadelenin merkezinde yer almış ve inandığı yolda yürümekten zerre kadar imtina etmemiş bir Kürt kadını. Sözde barış süreci diye adlandırılan oyalama sürecinde MİT’in organize ettiği bir pusu sonucu iki mücadele arkadaşıyla birlikte katledildi.

Şiirler okunurken can alıcı kelimeler sonrası bakıyorum, şarkıların en hüzünlü yerinde yine bakıyorum direngen kadın Sakine Cansız’ın annesinin yüzüne. Kederden çizgilenen yüzü, ağarmış saçları Kürdistan coğrafyasının canlı özetiydi. Kelimelerin, ezgilerin bu coğrafyaya çarpıp yüreğime yansıması, yüreğimi dağlaması, anne kokması tarifi zor bir duygu yoğunlaşmasıydı. Bir dengbêjin yanık sesinden “şerek a li me çêbu” diye başlayan bir kılam dinlemediyseniz bu yoğunlaşmayı anlayamazsınız.

 

Bakışlarındaki sahiplenmeyi, asla yenilmemeyi, boyun eğmemeyi iliklerime kadar hissettim. Kederi, hüznü, acıyı da hissettim. Kürt kadınının, en güzel yerinden dinamitlenmiş hayatını gördüm bakışlarında. Gözleri, “acısını süpürmek için” bir şeyler arıyordu sahnede. Sakine’nin “adı
başka, sesi başka nice yaşıtıyla” göz göze geliyor, “koynunda çiçekler içinde bir ülke getireceklermiş” gibi heyecanlanıyordu zaman zaman. Saçlarına düşen yıldızları hiç koparacakmış gibi de durmuyordu ve ağlamıyordu.

Berlin’de bu duygularla uzun saatler cebelleştim anma programı sonrasında.
Ortadoğu’da elli milyonu aşkın bir halkın boynuna devletsizlik ağrısı asılmış ve Kurdî tadında bir yaşamak zinhar yasaklanmış. Sakinelerin ve daha binlercesinin yaşadığı devletsizlik ağrısı.