www.sarkpostasi.com

TÜNELİN UCUNDAKİ IŞIK

Düdüklü tencereyi bilirsiniz. Ateşte kaynadığı zaman içinde biriken buhar emniyet supabı görevini gören delikten dışarı çıkar. Böylece olası bir patlamanın önü alınmış olur. Aklı başında bir insan fokur fokur kaynamakta olan düdüklü tencerenin emniyet supabını kapatır mı? Şayet evi havaya uçurmak gibi bir niyeti yoksa, tabii ki hayır.

 

Bakınız, ülkemizin durumu şu anda ateşte fokur fokur kaynamakta olan bir düdüklü tencereye benziyor. Siyaset kurumu başta olmak üzere sivil toplum örgütleri de emniyet supabı görevini görmektedir. Şayet sivil toplum örgütleri korku ve yıldırmayla sindirilir, siyaset kurumu tasfiye edilirse bu toplumun tahrip gücü yüksek bir bomba misali patlamaması mucize olur.

 

Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp, onları meclis dışına atmak ne demek? Milyonlarca insanın iradesini tanımamak demek, Kürtlere ‘ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur’ ataerkil otoriterliğini dayatmak demek. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp, yerlerine kayyım atamak da, halk nezdinde aynı mesaj olarak algılanacaktır.

 

80’leri görenler iyi bilir dönemin kudretli Paşası Kenan Evren’in neler yaptığını… Siyaset kurumunu tasfiye etmiş, bütün kurumlara asker yöneticiler atamış, biz ise buna DARBE demiştik netekim.

 

Kürtlerin hangi koşullar altında neden dağa çıktıkları iyi bilinir. Bilmeyenler için özetleyeyim. Kürtlere kendilerini ifade etme imkanı tanınmadı, siyaset yapma hakları verilmedi, konuşulan Kürtçe kelime başına para cezası kesildi, Kürt ileri gelenleri hapishanelere, toplama kamplarına dolduruldu.

 

1960’ta yaşanan “55’ler Olayı” dehşet bir örnektir. O dönem bölgenin ileri gelen şeyh, ağa, bey, aşiret reisi 55 kişi önce Sivas’ta ağır koşullar altında bir kampta tutulmuş, ardından Batı Anadolu illerine sürgün olarak dağıtılmışlardır. 49’lar Davası ayrı bir trajedi. Musa Anter’in Kürtçe bir şiiri (Qimil – Kımıl) dolayısıyla 49 kişi 14 ay boyunca tutuklu kalmışlar. Daha sonra bu olay Kürt sorununun en önemli kavşaklarından biri olarak görülmüştür. 12 Eylül zulmü hakeza öyle.

 

Gazeteci – Yazar Hasan Cemal’in ‘Kürtler’ kitabı Felat Cemiloğlu’nun Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarını anlatmasıyla başlar. Normalde işadamı olan Cemiloğlu, Cemal’e “yaşım elverseydi ben de dağa çıkardım” der. Herkesin ortak görüşü, PKK’yi büyüten en büyük etken Diyabakır Cezaevi’nde yaşananlardır.

 

Peki, günümüz Türkiyesi çok mu farklı? Hayır. Bilakis aynı mantık, aynı anlayış milim sapma göstermeden yoluna devam ediyor. Sorunların çözümü için siyaset kurumlarına umut bağlamış Kürtlere yeniden dağ yolu gösteriliyor. Hangi akla hizmet edilmek isteniyor? Bir bilebilsem…

 

Milletvekili suç işlemişse, belediyeler yolsuzluk yapmışsa, bunun yolu yordamı bellidir. Soruşturmalar açılır, deliller ortaya konur ve gereği yapılır. Yahut erken seçim kararı alınır, cezayı millet keser. Bunun dışındaki bütün yollar gayrı meşrudur ve çıkmaz sokaktır.

 

Dokunulmazlıkların kaldırılması, belediyelere kayyım atanması, bölgede zaten kör – topal yürüyen işleyişe tuz biber ekmekten başka bir şey değildir. Her seferinde 90’ları örnek verip ‘o günler geride kaldı’ diyen iktidar sahipleri, son dönemdeki icraatlarının Şark Islahat Planı’ndan pek farklı olmadığının farkındadırlar herhalde. Ve bununla legal siyaseti boğup dağın yolunu teşvik ettiklerinin de farkındadırlar. Şayet bu bir oyun planı değilse çılgınlıktan başka bir şey değildir.

 

Medyanın bir bölümünde ‘Kürt sorununda tünelin ucundaki ışık göründü’ yorumları yapılıyor. Korkarım ki o ışık, tünelin ucundaki değil de, üzerimize gelmekte olan trenin farları olmaz!