www.sarkpostasi.com

31 MART SEÇİMLERİ VE PARİS DÜŞERKEN

0

Paris Düşerken, İlya Ehrenburg’un(1891-1967) 20. yüzyılın en hareketli dönemini tüm tarafları ve çeşitli yönleriyle tasvir eden dev bir edebi eserdir. Savaşın ayak seslerinin duyulduğu 1930’ların ikinci yarısından, soğuk savaş rüzgarlarının Avrupa’yı içine aldığı 1950’li yıllara kadar uzanan dönemi kapsayan bir eser olan Paris Düşerken’de, yayılmacı Hitler faşizminin işgali altındaki Paris’te toplumun farklı kesimleri üzerine projektör tutulur. Bir yanda işgalcilere çıkar hesaplarıyla bağlı olan yönetici elit ile burjuvazi, diğer yanda faşizme karşı yurt savunması için örgütlenen direnişçiler, bu saflaşmanın iki ana kesimini oluşturmaktadır. İşgal günlerinde, her şeylerini geride bırakarak, kafileler halinde kentlerini terk eden Parislilerin trajedisi, uluslar arası diplomasinin satranç tahtasında yapılan hamleler, cepheden gelen bozgun haberleri, direniş hareketini örgütleme çabaları… Avrupa’nın çehresini kutuplarında yer alan binlerce mezarsız ve isimsiz kahramanlar…

Yüzyılın en büyük romanlarından sayılan ve sayısız dilde basılarak milyonlarca insan tarafından beğeniyle okunan bir klasik olan Paris Düşerken adlı metnin, günümüz Türkiye’si açısından bir ayna niteliği taşıdığı öne sürülebilir. İlya Ehrenburg, bu edebi metindeki hikayede Fransız sosyalistlerinin ve devletin esas sahibi olduğunu düşünen ulusalcıların tavrı günbegün Paris’e yaklaşan Nazi ordularına karşı dedikodu ve korkuyu yaymaktan başka hiçbir şey yapmıyor ve Nazilerin Paris işgaline karşı direnen Halk Cephesi’ne karşı da ikircikli ve iki yüzlülük gösteriyorlardı.

Nazilerin Avrupa’da adeta olağanlaşmış bir olağan üstü hal ilan ettiği bu dönemde Walter Benjamin’in şu reçeteyi sunacaktır bütün ezilen kesimlere: Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız “olağanüstü hal” istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen görevdir [1]

Türkiye manzarasından bu olağan üstü hal veya istisna hal zamanlarında ezilen kesimlerin ve toplumların bir araya gelme ve bir arada durma biçimleri ve yan yana durma zorunluluğunun aciliyeti daha da görünür olacaktır.

Olağan ve sıradan şartlarda hukukun,ve adalet kurumlarının, evrensel kural ve kaidelere göre temellendirildiği toplumlarda gazeteciler, siyasi fikirlerini veya oy verdikleri partileri çok nazara vermezler. Çünkü gazetecilerin üzerine düşen, tüm kurumlara aynı uzaklıkta ve yakınlıkta bulunmak, kamuoyunu objektif ve doğru bir şekilde bilgilendirmektir.

Fakat ne yazık ki Türkiye’de bu durumu görmek pek de olanaklı değil. Şayet ortada ana akım diyebileceğim bir medya kalmışsa, şu an var olan Türkiye medyasının hükumet politikalarını yayan ve meşrulaştıran bir tür halkla ilişkiler aygıtına dönüştüğü ortadadır. Sadece bu da değil elbette ki; simgesel olarak camiler, okullar ve aileler bir bütün olarak devletin ideolojik birer aygıtına dönüşmüş vaziyette. Ve bu aygıtların bir bütün olarak en önemli yakıtı, yani enerji kaynağı, Kürtler ve siyasal temsilcilerinin kriminalize edilmesidir.

Tam da bu nedenle görünen köyün kılavuz istemediği bu ortamda HDP’ye ve HDP’li adaylar üzerine bir şeyler karalamak istiyorum:
Malumunuz; HDP’li belediyelerin hemen hepsine kayyum atanmış, neredeyse soruşturmalık olmayan tek bir vekil ve belediye eş başkanı kalmamış, siyasetçilerin ya hapiste, ya da sürgün olduğu bir manzara ile karşı karşıyayız.

Kürt siyaseti üzerinde Demokles’in Kılıcı sallanırken, Kürt siyasetinin bir bütün olarak her türlü hakaret, baskı ve şiddete maruz kalırken, AKP’nin “Kürt kökenli siyasetçileri” ise HDP’li aday profilleri ile ilgili algı operasyonlarının başını çekiyorlar. Çünkü onlara layık görülen ve yapılması karşılığında imtiyazlar verilen iş ve görev tam da bu..

Kürtler, ister parlamentoda, ister yerel yönetimlerde eş genel başkan , milletvekili ve eş başkan seçtikleri kendi temsilcilerinin , AKP ‘nin ve devlet aygıtının mutlak baskısına ve lincine maruz kaldıklarının , haksız ve hukuksuz bir şekilde AKP li savcı ve hakimler eliyle tutuklandıklarının farkında olarak sandık başına gideceklerdir.

Bir diğer durum ise AKP, HDP’li belediyelere hizmet etmiyor diye kayyum atamadı. Kendi rantsal havzasına rant ve ihale sağlamaları için, 1’e mal olacak işleri 5’e, 10’a mal etmeleri için kayyum atadı. Kayyum atarken de gözlerini daldan budaktan sakınmadılar. Hukuku iç kurallarını yerle bir etmekten etmekten çekinmediler. Gelen kayyumlar, bırakın belediyeleri, neredeyse bulundukları kentleri satacak duruma geldiler.

“Yerel seçimler hizmet seçimleridir, siyaseti düşünmemek lazım” diyenlere, “o halde HDP’nin başına getirilenler neyin nesidir?” diye sormak lazım. Kimin hizmet edeceğine bırakın seçmen karar versin. Seçmenin iradesine ipotek koymak mıdır yerel demokrasi anlayışı?

Yazıyı toparlayacak olursak, Kürtler HDP’nin adaylarını beğenmeyebilir, eleştirebilir. Ama bence böylesi bir süreçte adayları tartışma konusu yapmak doğru değildir. Hem unutmayalım ki her HDP’li aday, atanan kayyumlarla kıyaslanamaz bile. Ve adayların çoğu halkın iradesiyle, ön seçimlerle belirlendi.

HDP’nin etkin ve etkili bir çok siyasetçisinin tutuklu ya da sürgün olduğu, bir çok kişinin korkudan HDP’nin kapısından geçmediği böylesi bir süreçte aday olanlar beraberinde de bir çok riski göze almışlardır. Bize düşen o adaylara ve HDP’ye sahip çıkmaktır.

Paris Düşerken adlı edebi metinde temel kriz noktası olan Nazilerin Paris’e saldırısı esnasında Parislilerin; zengin, fakir, Yahudi, Müslüman, sosyalist, muhafazakar.. şeklindeki parçalanmışlığı Paris’e ve bütün Parislilere büyük bedel ödetti. Bu örneği HDP üzerinden yeniden okumalı okuyarak ve devletin bütün ideolojik aygıtları ve sosyal kesimleriyle üzerine çullandığııkları ve boğmaya çalıştığıkları bu siyasal hareketin uzağında durmak durmanın en kötü seçenek olacaktır.olduğu bilinmelidir. Çünkü HDP, devletin sistematik ve programlı şiddeti ile savunmasız halk arasında en kötü ihtimalde dahi bir bariyer görevi görüyor. Ve daha önemlisi Umberto Eco 20.yüzyıldan 21.yıl insanına şöyle seslenmiştir..

21. yüzyıl insanının yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır” Adına Çökertme Planı dedikleri ve devletin Kürt coğrafyasına yönelik fantezisi hala devam ediyor. Bu fanteziyi 31 Mart’ta bir oyla kabusa çevirmek son derece olası. Devlet baskısının derin olduğu zamanlarda bile Kürtlere sorulan “ kime oy vereceksiniz?” sorusuna, “em dé reya xwe bidin xwe” cevabı Ortadoğu politikası tarihinde kendisini ve siyasal hareketini bir gören bir siyasal bilincini ortaya çıktığını yazacak. Ve 31 mart günü bu bilinci harekete geçirme zamanı olacak..

Ne diyordu Demirtaş, hadi, yapalım!

Kaynaklar

[1] (“Tarih Kavramı Üzerine”, Son Bakışta Aşk, Walter Benjamin, sf.43, derleyen: Nurdan Gürbilek, Metis, 2.basım 1995).
[2] https://www.insanokur.org/paris-duserken-ilya-ehrenburg/