www.sarkpostasi.com

ÇÖLLEŞEN COĞRAFYADA İLAHLAŞAN DEVLET

0

 

Türk demokrasisinin sınırları bellidir ve o sınırlar aşıldığı noktada Türk ölümcül kimliğinin kendini koruma refleksi başlar. Dolayısıyla öteki olarak algılananların imhası planı devreye girer.

1850’lerden başlayıp 1876 ve 1908 süreçlerinde yaşanan modernleşme, anayasal ve meşruti monarşi olgunlaşmaları nihayetinde “tebaa”dan “vatandaş”a geçişi doğurdu. Farklı dini ve etnik kimlikler meşru haklarını müdafaa etmeye, modern anlamda örgütlenmeye ve Meclis-i Mebusan’a temsilci göndermeye başladılar. Vergi yüküne karşı ses çıkarmaya, kabine oluşumunda tercihlerini “saray”a ve Bab-ı Ali’ye dayatmaya çalıştılar. Bu gruplar içerisinde Arnavutlar, Ermeniler, Rumlar ve kısmen de olsa Kürtler en etkin kesimlerdi. Süreç millet-i hakime egosunu törpülüyor, belki de örseliyordu.

Türkçülük fikri böyle bir ortamda filizlendi ve karşıt gördüğü ötekiler üzerinden kendisini olanca ölümcüllüğüyle üretmeye başladı. Elbette ki bu tamamen fabrikasyon bir üretimdi. Coğrafyada yaşayan diğer bütün kimlikleri düşman olarak görmeye ve nefret objesi haline getirmeye başladı. Yüz yıl sonra coğrafyayı öylesine çorak bir hale getirdiler ki binbir çiçekli bahçe gibi renkli coğrafya sadece diken biten ucube bir bozkıra dönüştü, üstelik kutsal seremoniler eşliğinde.

Dikkat çekici bir örnek olması açısından bir bilgi paylaşmak isterim, geldiğimiz korkunç durumu daha iyi izah eder diye düşünüyorum. Elbette birileri bunu bir zafer olarak görebilir.

1908 seçimlerinde Erzurum vilayetinden mebus olarak seçilenler, partileri ve etnik kimlikleri şöyleydi:

Karekin Pasturmadjin / Bağımsız / Ermeni
Vartkes Serengülyan / Sosyalist / Ermeni
Seyfullah Efendi / Bağımsız / Türk
Hacı Şevket Efendi / İttihat ve Terakki / Türk
Hafız Ahmet Ziya Efendi / Bağımsız / Kürt

Şu renkliliğe bakar mısınız? Bunları seçen Ermenler buharlaştı haliyle. Şimdi çarşısında Kürt ya da Ermeni kelimesi duyduğunda etrafında linç edecek birilerini arayan Erzurum’dan bahsediyoruz. Farklılıkların, ötekilerin nasıl silinip süpürüldüğünü bu tablo çok acı bir şekilde anlatıyor bize.

Şimdi yüz yıl sonra “kılıç artığı” Ermeniler ve Kürtler ve de vicdanlı dindarlar yeniden görünür oldular. Kör topal demokrasi ortamında kitle desteği alıp parlamentoya girdiler. Yerel yönetimlerde belediyeleri kazandılar, sivil toplum örgütlülüğünde belli bir mesafe aldılar. Böylelikle şiddet ve çatışma üretme potansiyeli taşıyan sorunları siyaset ikliminde yumuşak geçişlerle çözmeye çalıştılar. Tek kimlik (millet-i hakime) iktidarına ve hegemonyasına itiraz edip iktidarın demokratik paylaşımını talep ettiler.

Sonuç; ötekilerin kendini ifade ettiği ve görünür kıldığı bütün alanların (meclis, belediyeler, sivil toplum kuruluşları vs.) tasfiyesi oldu.

Bize Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi diye dayatılan ucube sistem aslında faşist Türkçülük hakimiyetinin yeniden ve olabildiğince baskıcı halini yaşamımızın her alanına hakim kılınma çabasıdır. Muhalefetin de açıktan veya yer yer gizliden desteği bu gerçeğin en bariz izahıdır.

Şimdi çölleşen coğrafyada ilahlaşan devletin kanlı seremonilerini izliyoruz.